Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2019

Stahlberg - Najdorf

Her zaman eğlenceli anekdotları olan merhum Bent Larsen, bir zamanların en iyi kombinezon oyuncusu Gideon Stahlberg hakkında şöyle bir anekdot aktarıyor:
Bir oyunda Gideon Stahlberg oynamadan önce, Miguel Najdorf, arkadaşını öğle yemeğine davet eder, hem alkol alıp hem de oynamaya başlarlar. Tabii Stahlberg alkolü reddedemez ve Bayan Najdorf kocasına adamı sarhoş edip yenmenin adaletsiz olduğunu söyler. Ancak Najdorf, Stahlberg'in yetişkin bir adam olduğunu ve kendi kararlarını verebileceğini söyler.

Oyuna geçildiğinde Stahlberg tamamen sarhoş durumdadır. Ancak Najdorf’un pozisyonu tamamen kayıptır ve Stahlberg birbiri ardına iyi hamleler yapmaya devam eder. Aniden kazanılan zaferden dolayı Stahlberg, Najdorf'un kabul etmek zorunda olduğu bir berabere önerir. Böylece oyun berabere biter. Oyundan sonra bir seyirci, sallanan Stahlberg'e, kazanç durumunda neden beraberlik teklif ettiğini sorar? Stahlberg şöyle yanıtlar: “Bana mükemmel bir öğle yemeği ısmarlayan bu adamı nasıl yenebilirdim?”

Kaynak: The Chess Improver

06 Temmuz 2019

Babamın satranca ilgisi

Babamın satranca olan ilgisi o kadar fazla ki bana hiç kalmamış diyebilirim; yani o kadar nefret ediyorum satrançtan. Benim ilgi alanım farklı tabii; ben resim yapmaya, tiyatroya, sanatın tüm dallarına ilgi duyuyorum. Babamla tek benzer yönümüz bu. Satranç bana göre bir spor değil. Spor diyerek acaba yanlış mı söyledim, bilmiyorum. Beyin sporu desek belki daha doğru.
Sürekli bir şeyle ilgilenemiyorum, yani konsantre olup ona bağlı kalamıyorum. Hayatım boyunca babamın bana satranç öğretmek istediğini hatırlıyorum da, Allah’ım ne korkunçtu; neyse artık kardeşim onu biraz oyalıyor da bana dokunmuyor. Resim yapmak tam bana göre; ancak o şekilde mutlu oluyorum. İnşallah ileride bu alanda bir yer edinir ve mesleğimi ona göre seçerim. Aslında babam bana çok destek oluyor. Annemse benim tıp alnında bir mesleğe yönelmemi istiyor. Bense tıptan satranç kadar nefret ediyorum. Kan görmeye bile dayanamıyorum; bu şekilde nasıl yaparım? Bence insan öncelikle isteyip memnun olacağı bir meslek seçmeli. İnsan mutlu olmadığı bir işte çalışamaz ki. Çalışsa bile verimli olamaz; annemin de böyle düşündüğüne eminim...Konu neydi ben nereye geldim, neyse herkes mutlu olduğu mesleği seçsin herkese başarılar…

Pelin Nemutlu

24 Mart 2011, Bursa

12 Temmuz 2018

Beyinsellik Dinamosu Satranç

Size çok değişik bir gözlemden söz edeceğim. toplumların tarih sahnesinde ağırlık kazanmaya başladığı dönemlerde ne oluyor biliyor musunuz? Satranç oyununda yıldızlar fırlamaya başlıyor.Örneğin XVI.yüzyıldan geçen yüz yıla kadar, satrancın büyük ustaları ya İspanyol, ya İtalyan, ya Fransız, ya İngiliz, ya Alman…

Derken birden bire Amerika’yla Sovyet’lerde çıkmaya başlıyor Satranç dehaları…
Bu genel çizginin dışında kalan, sanırım sadece bir Japonya var.
Şimdiye dek ünlü bir Japon Satrançsının adını hiç duymadım. Konuyla ilgilenmiş olanlar, ola ki Japonya’da da satrancın iyice gelişmiş olduğunu söyleyeceklerdir…
O zaman bizim gözlem, ayrıcalıksız olarak cuk diye oturacak yerine…
“Canım her şeyde biraz böyle değil mi?” diye düşünmeyin. Gerçi gelişmiş toplumların sporu da, sanatı da, eğitimi de gelişmiş görünüyor ama, Satrancın ayrı bir özelliği var.
Satranç toplumsal düzeyi değil, toplumsal dokudaki değişim çizgisini noktalayıp geçiyor… Yani insanların düşünmeye başladığı anı…
Küba’nın XX. yüzyılda değişik bir özellik göstereceğini, Castro’dan çok daha önce, Kübalı Satranç şampiyonu Capablanca haber veriyordu belki de.
Bizler olaylara değişik açılardan bakma cıvıltısında olmadığımız için, Capablanca’nın neden Küba’dan çıkıp ta başka bir yerden çıkmadığına hiç dikkat etmemişizdir.
Nasıl ki , neden artık İngiltere’den büyük Satranççı çıkmadığını hiç düşünmediğimiz gibi…
Aslında sosyoloji fakültelerinde, üstünde tez yapılması gereken konulardan biridir bu…
Bir toplumun birden Satranca karşı gösterdiği ilgi ile çıkardığı Satranç ustaları, neyin habercisi, hangi değişimin işaret lambasıdır?
Neden Endonezya ile Rodezya, yahut Kuveyt’den doğru dürüst satranççı çıkmıyor da, Yugoslavya, Macaristan ve Arjantin’den çıkıyor?
Bu konuya arada bir değinmemizin nedeni Satrançta geri kalmışlığın ekonomide de geri kalmışlıkla açıklanamayacağıdır. Belki de tersine, Satrançta geri kalmışlık, ekonomide de geri kalmışlığın uzaktan bir gerekçesidir.
Cumhuriyet devrimiyle birlikte Satrancın köylere kadar inmesine önem vererek, kitlelerde yaygın bir Satranç tiryakiliği yaratsaydık, Türkiye’nin bu günkü durumu, çok daha başka düzeylerde olurdu…
Bunalımlar, karamsarlıklar, kötümserlikler, geçimsizlikler, parasızlıklar, umutsuzluklar… Ruhsal bir yitiklikle iyice dibe vurduğunuz zamanlarda, birkaç parti Satranç oynayın. Apayrı bir dünyaya dalacak ve tazeleneceksiniz…
Satrançtan zevk almak için mutlaka bir ikinci kişi bulmaya da her zaman gerek yoktur. Büyük ustaların satranç partilerini yineleyip incelerken insan beyninin şaşırtıcı buluş ve yaratıcılıklarını göreceksiniz?
Ayrıca çözülmesi hiçte kolay olmayan Satranç problemleri vardır. Çoğu gizli bir nükteyi saklar içinde. Örneğin piyonunuzu “vezir” çıktığınız zaman kendisine “vezir” değerini değil de ancak “at” değerini verirseniz çözülecek bir problemle uğraşmak istemez misiniz?
Kafasının yetersizliğini somut olarak görmekten korkanlar, Satrançtan uzak dururlar. Bir yanlış saplantıdır.
Satranca en geç 10-12 yaşlarında başlar ve sürekli olarak çalışırsan, “Satranç bilirim” diyebilirsin…
Benim gibi otuzundan sonra başlarsan sadece vakit geçirip eğlenir, başkalarına hayran olur ve her oynadığın oyunda akıl almaz budalaca körlüklerle mat olursun.
Satrancı kıvıramamak, Satrancın değerini anlamaya engel değildir ki… Ben her oynadığım oyunda nasıl yeneceğimi düşünmekten çok, nasıl yenileceğimi merak ederim. Ancak çözümü matematiğe sonuçlar hep yenilgi olsa bile, satranç oyunu, satranç diyalektiğine alıştırır insanın kafasını… Satrancın tavlaya oranla adeta bilinmemesi, satranç diyalektiğinin, geleneksel düşünce biçimimize ters gelmesindendir. Bizde geleneksel olarak başarı, ya kaba kuvvete dayatılmıştır, ya da sinsi kurnazlıklara… Satrançta ise kaba kuvvet yoktur, sinsi kurnazlıklar ise karşı tarafın durumu sezmesiyle oyunu tersine çevirir.
Satranç sevenlerin bazı genel özellikleri üzerinde de azıcık duralım. Yaşamın akışı içinde tehlikeli kararsızlıklara düşmezler. Bir oranda belalı yanılgılara uğramazlar. Kişiliklerine güvensizlik duymazlar. Eziklik duygusunun çengellerinde hırçınlaşıp kabalaşmazlar.
Büyük ustalarda rastlanan aşırı gariplikler ayrı bir konudur. Her dalda normal üstü kişiler, bir hayli garip kişilerdir. Satrançta da durum değişik değildir.
Bütün okullara, bütün kahvelere, bütün cezaevlerine, bütün otellere bol bol satranç takımları konmalı… Ayrıca her evde de bir satranç takımı bulunmalıdır.
Türkiye’de bir satranç modası başlasa tahmin edemeyeceğiniz ölçüde ruhsal bir değişim olacaktır…
Bir toplum Satranç dünyasında kendisinden söz ettirmeye başladığı zaman, aradığı güneşe merdivenini dayamış sayılır…

Çetin Altan
25.4.1984, Milliyet

23 Ekim 2017

Satrançta yenilmek

Satranca önem verenler satrançta yenilmeyi hafif bir olay olarak alamaz. Umutsuz durumlarda sonuna kadar savaşan bir oyuncu olarak ün yapmış Alekhine bile arada bir, Şah’ını tahtadan alıp odanın öbür ucuna fırlatarak oyunu terk ederdi. Çok tuhaf ve gergin bir insan olan Nimzovich, oyunu kaybedince masanın üzerine çıkarak şöyle bağırırdı: “Bu budalaya nasıl olur da yenilirim?” Atakları ile ün yapmış Spielmann, yenilince acı bir şey yutmuş gibi yüzünü ekşitirdi. Satrançta çok zarif, fakat toplumsal ilişkilerinde o derece beceriksiz olan Rubinstein, yüzü kasılmış bir halde adeta “ruhunu teslim ederdi. “Tüm açılış varyantlarını ezbere bilen “hesap makinesi” Grünfeld ise, yenilince hırçın bir hareketle saatini durdurur ve “geceye karışan bir Arap” kadar sessiz, tek kelime söylemeden sıvışıp giderdi. Bardeleben yenileceğini anlayınca saatini çalışır durumda bırakarak oyun odasından çıkar ve bir daha dönmezdi: böylece oyunu 2,5 saatte 40 hamle yapmamış olmaktan (satranç dili ile saatinde bayrak düştüğü için) kaybederdi. Satrançta yenilgiye karşı bu gibi tepkiler normaldir. Çünkü satranç gerçekten acımasız bir çatışmadır. Oyuncular oyuna eşit koşullarda başlarlar. Oyun baştan sona mantık ve matematik ile doludur; bu bakımdan yenilince, gerçekten ezilmiş gibi olursunuz. Yenmeyi bu kadar istemenizin bir nedeni de yenilginin bu kadar acı oluşudur.
Satranç turnuvalarında istediği sonucu alamayan oyuncular, yenilmelerini çoğu kez gerçek olmayan bir özüre bağlarlar. “Kazanıyordum ama dalgınlığıma geldi, yanlış bir hamle yaptım” veya “Karşımdaki uzun uzun düşündü, sinirim bozuldu”, ya da “O gün çok başım ağrıyordu, düşünemedim”. Mutlak bir yerleri ağrımıştır, öksürükleri tutmuştur, oynadıkları yer karanlıktır veya aksine karşıdan gelen güneş gözlerini kamaştırmıştır, tahtayı iyi görememişlerdir. İngiliz büyük usta Amos Burn boşuna şu iğneli sözü söylememiştir: “Bugüne kadar yendiğim herkes, hasta olduğu için yenildiğini söyledi: ne yazık, sağlam tek kişiyi yenememişim…” Tanınmış bir oyuncu turnuvadaki yenilgisini aşırı sessizliğe bağlıyordu, o daima gürültülü yerlerde oynamaya alışıktı. Ölümsüz oyunculardan Tarrasch bile 1895 Hastings Turnuvasındaki başarısızlığını şöyle açıklamıştı: “Deniz havası yaramadı bana” Tabii deniz havasının rakiplerine neden iyi geldiğini söylemiyordu. Bu turnuvada Teichmann ile oynayan Tarrasch, oyunun bitmesine iki dakika kala, oturduğu yerde uyuyakalmıştı. Teichmann seslendi: “Hamle sizin doktor!” Fakat yanıt yoktu. Ancak üçüncü seslenişte Tarrasch uyandı, etrafına şaşkınlıkla baktı ve acele bir hamle yaptı, fakat zamanı dolmuştu, oyunu kaybetti. Herhalde deniz havası nedeniyle üstüne ağırlık çökmüştü. Aslında ise zaten yeniliyordu, üstüne çöken yenilginin ağırlığı olmalıydı. Tarrasch bu yenilgiyi özellikle unutamadı, çünkü rakibi Richard Teichmann, turnuvalarda hemen daima 5. olduğu için “Beşinci Richard” takma adı ile anılan ve normal olarak Tarrasch’ın yenmesi gereken biriydi. İnsanlardan çoğunun, çoğu kez yenilgilerine neden olarak kendilerinden başka herkesi ve her şeyi gösterdikleri ve kendilerini suçsuz buldukları bir gerçektir: satranç yenilgileri bunun en güzel örneklerinden biridir. John Steinbeck’in “Yukarı Mahalle” romanındaki “iyi kalpli serseriler”, arkadaşlarına hediye olarak aldıkları bir damacana içkiyi oturup kendileri içerler. Gerekçeleri şudur: “Dostumuz bu kadar içkiyi yalnız içerse sarhoş olur, başına iş açılır: iyisi mi onu kötülükten korumak için biz içelim şu içkiyi…”

Dr. Selçuk Alsan

Alıntı: Satranç Dünyası

04 Mayıs 2017

Satranç

Gerek dünya politikasının, gerek yerel politikaların karşılıklı hamleleri genellikle satranca benzetilir. Bizde ise, özellikle iç politika, ayrıntılı ince hesaplara, uzak görüşlere, derin analizlere pek dayanmadığı için, böylesi bir benzetmede, satrancın yerini el topu almıştır. Topu bazen Sayın Ecevit, Sayın Demirel’e atar, bazen de Sayın Demirel, Sayın Ecevit’e…

Oysa el topuyla satranç arasındaki fark, ıslık çalmakla keman çalmak arasındaki fark kadar büyüktür. Birincisinde ayak oyunları önemlidir, ikincisinde ise beyin…

Her alanda el topundan satranca geçmek, yaşam üslubunda kıvırtmacadan, düşünceye ve yaratıcılığa geçmek sayılabilir.

Bu nedenledir ki, çağdaş eğitimde satranç, okullarda öğretilen bir ders olmaya başlamıştır.

Satrancın birçok  özellikleri arasında en ilginç yanı, kendi strateji ve taktiklerinde toplumsal değişimleri izlemesidir. Örneğin ortaçağda, Vezirle Fil, Piyonlar gibi kare kare yürürlerdi. Henüz büyük deniz yolculuklarının başlamadığı bir dönemdi o. Bunun etkisiyle İspanyol oyuncuları Vezirle Filin menzillerini büyüttüler ve bugünkü duruma getirdiler. Derebeyliklerin yerini merkezi krallıkların almaya başlamasıyla da yine aynı dönemde satrançta Rok yapma hakkı benimsendi.

Rok, özel bir hakkı kullanarak Şahın durumunu güvenceye almak demektir ve bu hakkı kullanma bazı kurallara dayanır:

  1. Şahın o ana kadar hiç oynamamış olması
  2. Kalenin hiç oynanmamış olması
  3. Şahın mat tehdidi altında bulunmaması
  4. Rok yaparken Şahın mat tehdidi altından geçmemesi
  5. Şahla Kale arasındaki karelerin boşalmış olması.
Bunlar aynı zamanda bir krallığın da kurulabilme koşullarıdır.

16. yüzyılda satranç özellikle en çok İspanya, İtalya ve Fransa’da oynanıyordu. O ülkeler aynı zamanda Rönesansın da beşiğiydiler.

17. yüzyılda birdenbire yeşeren büyük düşünürlerle birlikte, satrançta da ünlü teorisyenler ortaya çıktı. Özellikle Gioachine Greco’nun (1600-1634) geliştirdiği saldırı tekniği, ta 19. yüzyılın ortalarına kadar geçerliliğini korudu. Greco’dan sonra 18. yüzyılın ortalarına kadar satrançta pek bir yenilik göze çarpmıyor. O dönemler imparatorlukların geliştiği yıllardır. Ama, birden 18. yüzyılın ortalarında satranç dünyası büyük bir canlılık kazandı. Çünkü düşünceler genişliyor, hızlanıyor ve Fransız devrimi yaklaşıyordu. Satrancın merkezi de Paris’teki Regence kahvesi olmuştu. Rousseau’lar, Diderot’lar, Voltaire’ler, La Sage’lar, Beaumarchais’ler ve daha sonra devrimci Camile Desmoulins’ler, teğmen Bonaparte’lar, Alfred de Musset’ler bu kahvede satranç oynuyorlardı.

Ve büyük Philidor yeryüzünün en önde gelen satranççısı oluyordu. Yazdığı “Satrancın Analizi” yapıtı, yüzyıl boyunca önemini yitirmedi. Satranca ilk kez mantıksal analizi getiriyordu ve ağırlığı “Değeri yüksek aletlerden” “Piyonlara” kaydırıyordu. Soylulara karşı halk, satrançta da ağır basıyordu.

Philidor aslında müzisyendi. Yirmi beş opera ve opera-komik bestelemişti. Yirmi dört tane de çocuk yapmıştı. Ve de satranca halk eylemini getirmişti.

1851’de Londra’da uluslararası ilk satranç turnuvası yapıldı. Dünyada da diplomatik ilişkiler hızlanıyordu. Turnuvayı Alman Anderssen kazandı. Çünkü siyasette de Almanya şahlanmaya hazırlanıyordu. 1871’de Bismarck orduları, 3. Napoleon’u Sedan’da bozguna uğratacaklardı. 1857’de New York’taki karşlaşmayı genç bir Amerikalı olan Morphy kazanmıştı.

1858’de Amerikalı Morphy ile Alman Anderssen arasında bir maç ayarlandı. Morphy iki kez ardı ardına Anderssen’i yendi. Ama ne çare ki amatörlere karşı sırtı dönük olarak sekiz kişiyi alt eden bu Amerikan satranççısı yurduna dönünce satrancı bıraktı.

Morphy’nin özellikle açılış tekniği rakiplerine oranla çok üstün ve çok güçlüydü. Daha başlangıçta açılma tekniğiyle avantajı ele geçirir ve hesaplı fedakarlıklarla partiyi daima galip bitirirdi.

Kendi gücünde olmayanları mat etme becerisi çok ustaca ve acımasızdı.

1894’de ikinci bir Alman dünya vitrinine çıktı: Lasker. Bir dahiydi. Satrancı sade bir dövüş olarak benimsiyor, simetrileri daima bozuyor ve berabere kalmaktan nefret ediyordu.

1921’de Lasker’in sırtını satranç tarihinde en az oyun kaybetmiş olmasıyla tanınan Küba’lı Capablanca yere getirecekti.

Birinci Dünya Savaşından sonra da birden Slavlar ön plana çıktılar. Bunların da en önünde Alekhine geliyordu. Alekhine’in en önemli özelliği saldırıya geçmek gerektiği zaman, geri pozisyonlarda zayıflık yaratmaktan korkmamasıydı. Ama hiçbir zaman karşısındakine bu zayıf durumdan yararlanma olanağını bırakmazdı.

1927’de Capablanca ile Buenos Aires’te karşılaştılar. Oyun tam otuz iki parti sürdü. Maçın  sonunda Alekhine dünya şampiyonu olmuştu.

Dünya Satranç tarihinde rastlanmamış bir deliliği ve kendine göreliği vardı Alekhine’in…Oynadığı oyunların analizini yapma olanağı bile yoktu. 1935’te şampiyonluğu Hollandalı Euwe’e bir aralık kaptırır gibi oldu. Ruhsal bir çöküntüye düşmüştü bir an… Ama, 1937’de yeniden şampiyonluğu ele geçirdi ve 1946’da ölünceye kadar da elinde tuttu.

Günümüzde eşiz dev bir satranççı olarak kabul edilen Amerikalı Robert Fischer’in Sovyet Spassky ile oynadığı partiler, starteji olarak füzeler dönemini yansıtır…Uzun menzilli aletler gerilerden bütün tahtayı kontrol altında tutarlar…

Yazık ki, Fischer çekilmiş gibi görünüyor şampiyonalardan. Bütün dünya Sovyet Karpov’la karşılaşması için yalvardığı halde çağrılara yanıt vermiyor.

Burada acıklı olan, Türkiye’nin, satrancın en az yaygın olduğu ülkelerin başında gelmesi… Onun için de ayak oyunları ağır basıyor bizde.

Elimde olanak bulunsa vaktiyle cezaevinde yapmaya çalıştığım gibi satrancı yurdun en kuytu köşelerine kadar yaymaya uğraşır; genç kuşaklara önce satranç, sonra yine satranç öğrenmeleri için her türlü çabayı harcardım…

Belki önümüzdeki yıl Balkan satranç turnuvası İstanbul’da oynanacak… Ne yazık ki, yerli federasyonun bunu göğüsleyecek maddi gücü yok…

Başvurdukları önemli kişiler de:
-  İşimiz mi yok yahu., diyorlarmış. Bizim satrançla, tavlayla uğraşacak zamanımız mı var?

Satrancı tavladan ayıramadıklarına göre, elbet sapı da samandan ayıramayacaklardır.

Benim de kişi olarak bir özelliğim var satrançda, o kadar sevdiğim ve vaktiyle üstünde o kadar çalıştığım halde, bir türlü doğru dürüst oynayamamak. Yaşım otuzları geçtikten sonra öğrendiğim için, özdeşleşemedim satrançla. Hep mat olmak için oynarım. Başka da hiçbir oyun bilmediğim için yine sadece satranç oynarım. Cezaevi yıllarında ona o kadar çok şey borçluyum ki… Türkiye’nin de satrancı gerçekten sevip benimsemesiyle, bu borç bir gün ödenir belki…

Çetin Altan
24.10.1979, Milliyet

16 Eylül 2016

Satranç hakkında bir yazı

Bugün satranç hakkında yazayım dedim. Sağımda Cumhuriyet gazetesindeki Suat Atalık’ın köşe yazısı. Ama yok, yok, O’ndan kopya çekerek yazmayacağım. Belki de bitiremeyeceğim yazımı. Tembelliğim ya da güdülenmeme bağlı. İki üç satır yazınca yazmanın zor bir iş olduğunu anlıyor insan. Hemen konuya mı girmeli, yoksa girişi elden geldiğince uzatmalı mı? İşte bakın hemen yoruldum, canım sıkıldı, başka işler arıyor kafam. “Neyse biraz ara versem ne çıkar?” diyerek ara veriyorum. Ara, ara, ara vererek bu yazı devam edecek belki de hiç satranç hakkında olmayacak. Satır başı yapmadım, gerek duymadım. Miliyet magazin ve Cumhuriyetteki birkaç makaleden sonra yazıya döndüm…

Kişilere “Satranç biliyor musunuz?” diye sorulduğunda genellikle (çok az dahi bilseler) bilmiyoruz demeye çekiniyorlar, bildiklerini söylüyorlar; “Oynayalım mı?” dediğinizde ise, “Sizi tatmin etmem”, “Yok canım boş verin” gibi karşılıklar alırsınız. Bu neden böyle? Aynı şey tavla için olmaz eminim. Ne de olsa tavla bizim milli oyunumuz. Bunun nedeni bence şu: İnsanlar satrancı, entelektüel, yani zihinle, zeka ile ilgili bir oyun olarak görürlerken, tavlayı pek de öyle görmüyorlar. Bu yüzden “Biliyor musunuz?” sorusuna “bilmiyorum” cevabını veren kişi sayısı neredeyse “sıfır”. Ama “oynayalım mı?” dendiğinde kimse zeka yarışına girmek istemiyor. Ama konu tavla olduğunda teklif genellikle boş çevirilmez. Ne de olsa insanlar şansa daha çok önem veriyorlar. Yani insanlar satrancı daha ciddi bir oyun olarak hala kendilerine biraz uzak görseler de, tavlayı kendilerinden sayıyorlar..

“Türkler, Türk Milleti” 21. yüzyılın başında satrancı sevmeye başladı. Türkiye’de daha önceleri, daha bir elit, aristokrat, entelektüel işi olan ve sayılan satranç, nihayet halkın oyunu olmaya başladı. Neden satranç diyince kaçılıyordu da, tavlaya daha bir bizden yaklaşılıyordu. Bence bunda bizim düşünmeye karşı direncimiz yatıyor. Tavla vs. gibi oyunlar şansı ve hatta zar tutmayı da içerdiğinden, daha bir seviyoruz o gibi oyunları. Ama salt düşünce ile yürütülmek zorunda olan satrançtan hala kaçıyoruz.

28/08/2016,  Pazar, Erdek

15 Mayıs 2016

Yapı*

Satrançta tüm konumları irdelememize yarayan hususlar vardır. Bunları önem sırasına göre sayarsak:

Şah Güvenliği: Matın telafi edilmesi mümkün olmadığına göre, ilk sırada Şah Güvenliği gelmekte. Tarafların amacı rakip Şahın güvenliğini bozmak kadar, kendi Şahlarını güven altında tutmak olmalıdır.

Taşların aktivitesi: Taşları aktivitesi kimin iyi konumda olduğunu gösteren kriterlerden biri. Birçok kez sadece bir taşın bile oyun dışı oluşu neticeyi etkileyebilir. Açılışta, Gelişim bu konunun aldığı isim. Taraflar gelişimlerini sürdürürken, rakiplerinin gelişimlerini engellemeye çalışmalıdırlar. Taşların en aktif olduğu nokta Merkez olduğundan, Gelişimin yönü Merkezdir.

Materyal dengesi: Materyal, oyunun neticesini belirleyecek en önemli etkenlerden biri. Lakin materyal her şeyin üzerinde olmuş olsaydı, örneğin gambitler devre dışı kalırlardı. Yine de sadece bir piyon fazla olmanın bile oyunun gidişatını etkileyeceği açıktır.

Er yapısı: Steinitz mükemmel er yapılarını salık verirken, Tarrasch dinamizmi öne çıkartıyordu. Erler geri gelmediklerinden ötürü, sadece bir piyonun sürülmüş olması bile planları ve konumun değerini değiştirebilir.

Suat Atalık,, Cumhuriyet, Mayıs 2016

24 Temmuz 2014

Spor*

Satranç bilim, sanat ve sporla ilişkili bir oyun. Lakin, satrancın bunlardan hangisine bağlanacağı hususu 2. Dünya Savaşı’ndan sonra belirginleşti. Sporu bir tanıtım aracı olarak kullanan eski Sovyetler Birliği’nde konu Spor Bakanlığı’na bağlandı, Fizikultura yani beden eğitimi fakültesinde satranç bölümü açıldı ve şimdi ismi değişen ülkelerde de bugüne dek hizmet vermekte. Fakat satrancın spor olarak addedilmesiyle satranç aslında değerinden kaybetmiş oldu. Bilgisayar öncesi devirde, bir akademisyenden çok daha fazla çalışarak alınan ve her gün, her turnuvada tekrar tekrar ispat edilmesi gereken unvanlar, satrancın bilimsel tarafıyla ilişkiyi pekiştirmekte. Herhalde dünyada hiçbir dalda bu kadar çok taktik ve strateji bilmeniz veya öğrenmeniz gerekmez. Bilgisayar diğer tüm alanlarda olduğu gibi sadece işlemi hızlandırdı. Asıl nokta Botvinnik’le başlayan 2. Dünya Savaşı sonrası Şampiyonların resimlerinden göreceğiniz üzere sportif elementin, satranççıların vücut yapılarını değiştirmesiydi. Steinitz, Lasker, Capablanca ve Alekhin, entelektüel bir masa başı oyununa ait şahsiyetlerken, değişen zaman kontrolü ve ağırlaşan fiziksel şartlar 1946 sonrası sporcu görünümündeki satranççıları getirdi.

Satranca vurulacak en büyük darbe zaten spor addedilmeye başlandığında diğer iki konuyla bağından ötürü bir şeyler yitirmişken, bir de beyin sporu, zihin sporu gibi, hiçbir manası olmayan tariflerin altına sokmak. Bir satranç partisi esnasında haliyle tüm organizma çalıştığından, vücut olaya yönelmekte ve içerde neorotransmitterlar başta olmak üzere, kimyasal düzeyde değişimler ortaya çıkmakta. Satrancı spor olarak addedmekte geciken zamanın Batı Almanyası’nda Büyük Usta Dr. Helmut Pfleger’in bu konuda yapmış olduğu deneyler satrancın sportif tarafını kanıtlayınca, Alman Satranç Federasyonu Spor Bakanlığı’na bağlandı ve Satranç Bundesligası kuruldu. Karpov – Kasparov maçlarının ilkinde Karpov’un tam 17 kg kaybetmesi argümanımızın en acı örneklerinden biridir. Eğer satranç spor olmasaydı, bu kez satrançtaki kadın-erkek performans farkını, erkekler kadınlardan daha zekidir neticesine vararak belirlemek zorunda kalacaktık! Son senelerde üstün yetenekli oyuncuların 13-14 yaş aralığında Büyük Usta unvanı alabilmeleri, dünya şampiyonluğu yaşının her dem 25’in etrafında olması, argümanı destekleyen başka kanıtlar. 5-6 saatlik uzun oyun süresi, 9-10 gün bunun turnuva ve maçlarda tekrarlanır olması satrancı aslında ağır bir spor haline getirmekte. Fiziksel yapı ve güç yarışma öncesi üzerinde durulması gereken konulardan en önemlileri arasına çok uzun süredir girmiş durumda. Bu yüzden ağzında puroyla kapalı bir ortamda resmedilen Lasker, yerini devamlı spor alanlarında fotoğraf veren Carlsen’e bırakmış oldu.

GM Suat Atalık



* 2014 Yılında Cumhuriyet gazetesi dergisinde GM Suat Atalık’ın köşesinde yayımlanan bu yazıyı Sayın Atalık’ın alicenaplığına sığınarak blogumda yayımlıyorum. İlginin dağılmaması için orijinal yazıdaki Atalık-Marjanoviç partisi buraya alınmadı. 

19 Şubat 2011

Satranç ve Ruh

Satrançta insan zekası şartlı refleks veya alışkanlıkla açıklanmayacak bir özellik gösterir: yaratıcılık. Büyük satranççıların, çok satranç oynamak sonucu, bir çeşit otomatizm kazandığı ileri sürülmüştür. Büyük satranççı değişik satranç pozisyonlarına şartlanmıştır ve fazla düşünmeden en uygun hamleyi bulur; bir diğer deyişle oynadığı yüzlerce oyunun izleri belleğinde kalmakta ve o bir kompüter gibi belleğine baş vurarak en uygun hamleyi bulmaktadır. Gerçi satrançta pratik yapman önemi yadsınamaz, ancak unutmamak gerekir ki, satrancı çok oynayan herkes büyük satranççı olamamaktadır; nitekim bir insan çok konuşmakla hatip, çok şiir okumakla şair, çok keman çalmakla besteci de olamaz. Büyük satranççı için satranç teorisi ve geçmiş oyunlarda kazanılmış deneyimler elbette gereklidir; fakat bunlar yetmez Bir mucide de çalıştığı alandaki teorik bilgiler gereklidir, bir bestecinin elbette teorik müzik bilgisi olmalıdır, ancak bu teorik bilgiler “yaratıcılık” yolunu açmaz. Büyük satranççının hamlelerinde icada, keşfe, resim, heykel, ve beste yapışa, şiir, roman vb. yazışa benzeyen bir yaratıcılık vardır. Bütün yaratıcılarda ortak olan yön, geniş bir hayal gücü sayesinde gizli kalmış olanakları bulup çıkartmak ve bu yolla dünyayı değiştirmektir. Bir bilim adamının bir laboratuarı ve yeteneği bulunur, yapacağı keşif büyük ölçüde bu iki öğeye bağlıdır. Benzer olarak satranççının önünde pozisyon ve ruhunda yetenek vardır; en iyi hamleyi (veya satrancın şiiri denilen hamleyi) başlıca bu iki faktör belirleyecektir. Diğer faktörler, örneğin katılımla kazanılmış kişilik, duygular, tecrübe ve çevre de tabii rol oynar. Fakat bilim ve sanat alanında da görüldüğü gibi, büyük satranççılar diğer faktörler kendilerine karşı olduğu zaman bile, özel yetenekleri sayesinde turnuvaları kazanabilir.
Curielerin kötü laboratuarlarla, Bethooven’in kulakları ile savaştığı gibi, gerçek satranççılar da bir kere oyuna başladılar mı hiçbir şeyden etkilenmezler. Tabii gürültü hariç. Tüm dünyada satranç turnuvaları büyük bir sessizlik içinde yapılır. Seyirci turnuva salonuna alınmaz ve oyunları, binanın dışına asılmış büyük manyetik panolardan izler. Satrançta yenilginin tek sorumlusu oyuncunun kendisidir; kazandığında tek kahraman kendisi olduğu gibi. Satranç tek kişilerin yönettiği ordular arasında bir savaştır. Oyunun başında her iki tarafta eşit şansa sahiptir ve elinin altındaki kuvvetin başkomutanı durumundadır. Karşı tarafın yapması olası pek çok hamle vardır, fakat gerçek savaşta olduğu gibi her olasılığı değil, en olası olasılığı düşünerek hareket etmek gerekir. Çünkü zaten bütün olasılıkların sayısı düşünemeyeceğiniz kadar büyüktür.

SATRANÇTA VİZYON
Satrançta en önemli beyin aktivitesi “vizyon denen şeydir. Vizyon’un kelime anlamı “görme” demekse de, burada anlatılmak istenilen yalnız göz ile değil, hem göz hem de beyin ile görebilmektir. Vizyonu şöyle tanımlayabiliriz: Vizyon bir satranççının kendini zorlamadan, tahta üzerinde mevcut gizli olanakları sezebilme gücüdür. Satranççı dışardan pasif ve sakin görülür. Fakat o karanlıkta ışık yaratmaya çalışmaktadır; onun sakinliği girdapların ortasındak sakinlik gibidir. Vizyon, satranç tahtasının dilini “anlamak” yeteneğidir. Satranç tahtası ve üzerindeki taşlar bir kitap gibidir; her hamle ile bir sayfa çevrilmiş gibi olur. Türkçe bilmeyen nasıl bir Türkçe kitabı okuyamazsa, vizyonu olmayan da satranç tahtasını okuyup anlayamaz. Satranca yeni başlayanlar, ilkokul çocuğunun kitap okuması gibi oynarlar. İlkokul öğrencisi kolay sözcükleri okur ve anlar, güç sözcükleri ise ne kullanır, ne de anlar; hele soyut ve karmaşık sözcükleri hiç anlamaz. Benzer olarak satranca yeni başlayanlar, ancak basit hamleleri anlar; açmaz, çatal, kolay, matlar gibi. Taş aldırtmayan veya şah dedirtmeyen sessiz bir hamlenin ne kadar önemli olabileceğini kavrayamaz.Ancak bir iki hamle ötede olanı görebilir, karmaşık ve uzak olanı anlayamazlar. Bir diğer deyişle, satranca yeni başlayanlar, zaman içinde miyop gibidirler; uzak zamanları görmeler. Ancak yakın geleceğin farkındadırlar, açık bir tehdidi anlar, fakat gizli tehditleri göremezler. Nasıl ki, yıllar geçtikçe ilkokul öğrencisi daha karmaşık kitapları anlar hale geliyorsa, satranççı da zamanla karşısındakinin stratejisini, taktiğini, masum görünen hamlelerin gerisindeki tehditleri anlamaya başlar.

İyi eğitim görmüş bir insan, örneğin bilim felsefesi üzerindeki bir kitabı kolayca okuyup anlatabilir, hatta bununlada kalmaz, okuduğunu eleştirir, hayalini çalıştırarak okuduklarından yeni düşünceler geliştirir. Yaratıcı okuyuşun pasif okuyuştan farkı budur. Yaratıcı okuyuşta yalnız yazarın söylemek istediklerni anlamakla kalmaz, kendiniz de o kitaba dayanarak yeni düşünceler ve kavramlar geliştirirsiniz. Satrançtaki yaratıcılıkta buna benzer; usta satrançcı tahtayı okur, pozisyonu bir bütün olarak değerlendirir ve sonra sıradan bir oyuncunun asla düşünemeyeceği bir hamle yapar.Usta satrançcı satranç tahtasında başkalarının görmediğini görür, yani “vizyon” u kuvvetlidir.
Vizyon doğuştan kazanılmış bir yetenektir. Hiç kimseye vizyon öğretilmez; bir insana icat yapmak, şiir yazmak, beste yapmak öğretilemeyeceği gibi. O halde satrançta öğretimin rolü nedir? Bunu bir örnekle belirtelim: Bir satranç okulunda devam eden N sayıda kişi olsun. Bunlardan ancak birkaçı büyük satranç ustası olabilecektir; oysa hepsi aynı dersleri görmüştür. O halde diyebiliriz ki, satranç eğitimi ancak doğuştan vizyon yeteneği olanlarda iyi sonuç verir. Vizyon, eğitim ve teori sayesinde ustalığa dönüşür. Vizyonu olmayanlar satranç eğitimi ile vizyon kazanamazlar,ancak satrancı daha iyi anlar hale gelirler; nasıl ki müzik eğitimi ile besteci yaratılmaz ise de müziği daha iyi anlayan kişiler yetiştirilebilir. Satranç eğitim bir insana vizyon veremezse de, vizyonun ortaya çıkmasını sağlar. Satranç kurallarını öğrenmek ve teoriyi geliştirmek elbet gereklidir; fakat kurallar vizyon yaratmaz. Nitekim bir insana yağlı boyalar ve tuval vermek, o insan iyi resim yapabilmesini sağlayamaz; ancak resim yeteneği olanlar bu tuval ve boyalardan ünlü tablolar yaratmıştır. Satranç kurallarını öğrenenler arasında da ancak vizyon yeteneği bulunanlar, usta satrançcı olacaktır. Satranç tahtası, satranç taşları ve kurallar vizyonun hangi sınırları içinde kullanılacağını belirler, bu sınırlar içinde vizyon özgürdür. Vizyonun esası şu cümlede gizlidir: SATRANÇ TAHTASINI BAZILARI DİĞERLERİNDEN DAHA FARKLI GÖRÜRLER. Usta olmayan satrançcı, sırları dökülmüş bir aynaya bakar gibidir: Oyunun bütününü değil kırık parçaları görür; zihnini zorlayarak bu parçaları bütünleştirmeye çalışır ve bu sırada çok yorulur. Vizyonu olan bir usta ise, bir bakışta bir seri hamle veya manevrayı bir anda bir bütün olarak görür; mükemmel bir aynada oyunun tümünü görür gibidir. Vizyon, fotografik bellekle yakından ilgilidir; bütün büyük satranç ustaları, gözlerini kapadıkları zaman bile satranç tahtası ve taşlarını gözlerinin önünde görmeye devam ederler. Bu sayede gözleri bağlı satranç oynayabilirler. Bu durum, insana şair Schiller’i hatırlatmaktadır: Bir çoban, Schiller’e aralarında fark olmadığını söyler. Schiller, ay ışıklı bir gecede gözlerini kapamasını söyler ve sonra Ay’ı görüp görmediğini sorar. Çoban “tabii ki hayır” der ve o zaman Schiller şu yanıtı verir: “Bak, ben de gözlerimi kapadım. Ama ben şimdi Ay’ı eskisinden daha iyi görüyorum. İşte aramızdaki fark…” Bütün büyük satrançcılar, oynadıkları bu oyunu aylar sonra bile baştan sona ezbere tekrar edebilirler.

SATRANÇTA ASIL RAKİP
Fakat en usta satranç oyuncuları bile oyuna konsantre olmak için devamlı bir çaba harcarlar, bu çaba çoğu kez bilinçaltıdır. Satrançta vizyon bir amaç değil, araçtır. Oyunun amacı belli bir süre içinde bir savaş vererek hasmını yenmektir; yani vizyonlar elde edilen bilgiler yengiye dönüştürülmelidir. Acaba satrançcının savaşı yalnız hasmına mı karşıdır? Hayır, satrançta her beyin kendi olanaklarının sınırlı oluşuna karşı da bir savaş vermektedir; kendi olanaklarının sınırını aşmak istemektedir. Satrançcı gerçekte daima kendisine karşı oynamaktadır. Gerçek bir bilim adamı da en başka kendisi ile savaşır. Pasteur “Gerçekten birşey keşfetmek istiyorsanız, kendi kendinizin acımasız bir eleştiricisi olunuz” derken bunu kastediyordu. Satranç tahtasında olasılıkların sayısı çok fazladır; satrançcı bu olasılıkların tümünü kavrayamadığı zaman hata söz konusudur. Olasılıkların tümünü en büyük ustalar bile zaman zaman kavrayamaz ve hata yapar. Ancak bir büyük ustanın hatalı bulduğu bir hamlenin neden hatalı olduğunu usta olmayan anlayamaz; yani büyük ustaların hataları pratik olmaktan çok teorik açıdan hatadır. Büyük ustalar, teorik açıdan bazı ihmaller yapabilirler, bunları aslında hata saymamak gerekir. Fakat ne kadar usta olursa olsun, her satrançcı zaman zaman yanıldığının bilincindedir ve bu bakımdan daha çok görmeye, vizyonunu geliştirmeye uğraşır. En büyük satrançcılar bile bazen inanılmaz hatalar yaparlar; buna “satrançcı körlüğü” denmektedir.
Demek ki, oyunun başından itibaren satrançcı daima bir şeye bakar, birşey arar ve birşey görür. Hamlelerle eşzaman olarak hatırlar, mantığını çalıştırır ve nadiren hesaplar. Bu sırada dağima ileri derecede konsantrasyon halindedir ve sezişlere (inüisyon) açıktır. Satrançcı sürekli olarak olanakları ve bunların sonuçlarını analiz eder, olayları ve karşı olayları yargılar. Satrançta esrarengiz hiçbir şey yoktur. Normal bir insan aklı satrancın bütün hamlelerini anlayabilir, ancak her insan o hamleleri bulamaz, tıpkı şiiri anlayıp da yazamamak gibi. Satranç ustaları daha güçlü konsantrasyon yaparlar, beyinleri daha yoğun ve daha berrak çalışır.

SATRANÇ VE MATEMATİK
Satranç ve matematik farklı metotlar kullanır. Satrançta hesaplamanın yeri varsa da azdır, bazı oyun sonlarında basit hesaplamalar gerekebilir. Matematik, damada daha çok kullanılır. Matematik, genellikle belli formüllerin mekanik kullanılmasıdır. Elde ana bir formül vardır; tümdengelim (dedüksiyon) metodu kullanarak problemler bu formüle göre çözülür. Rölativite teorisi gibi hayale yer veren matematik dalları istisnadır. Satranç ise geniş ölçüde hayal gücüne dayanır; hayal ise kendi yolunu kendi çizer. Matematik mantığını raylar üstünde giden bir trene benzetirsek, satranç hayal kanatlarını çırpan bir kartaldır ve işte vizyon, herkesin göremediğini gören bir kartal gözüdür. Hayal gücü genişletilebilir; başka oyuncuların usta manevralarını analiz eden satrançcıda vizyon genişler, analog fikirler belirir, olanakları sezme hızı atar. Matematikteki teoremler, formüller vb. trafik işaretleri gibidir. Satrancın sonsuz göklerinde uçan kartal içinse hiçbir yol işareti yoktur; çünkü hayal göklerinde bir yol çizmek olanaksızdır. Satranç kurallarını ve oyunlarını beyne “depolamak”, insanı büyük satrançcı yapmaz, dünyanın bütün şiirlerini ezberleyen birinin şair olamayışı gibi. Satrançcının diğer oyuncuların oyunlarını analiz edişinin nedeni, onlardan “etkilenmek”tir; o oyunların aynen uygulanmasına zaten olanak yoktur. İnsan şiir okumakla şair, müzik dinlemekle besteci olamaz; ama bir şair diğer şairleri de okumalı, bir besteci diğer bestecileri de dinlemelidir. Başka “yaratış” olaylarını inceleyen insanın yaratış gücü artar.

Eski bir Yunan filozofu “bilgi insanı akıllı kılmaz” demişti. Burada anlatılmak istenen şuydu: Bilgi bellekte pasif olarak depolanır; bellek akıl demek değildir; o halde bilgi aklı geliştirmez. Böyle pasif depo edilmiş bilgi bir işe yaramaz; çünkü depolanmış bilgiyi hayata geçirecek olan şey akıldır. Örneğin bütün tıp kitaplarını ezberlemiş bir doktor, aklı çalışmıyorsa doğru teşhis yapamaz. Benzer olarak satranç kurallarını ve oyunlarını ezberlemek insanı mutlaka iyi satrançcı yapmaz; buna vizyon yeteneği de eklenirse usta satrançcı doğar. Bilimde,sanatta ve satrançta eğitim ve öğretim, ancak yetenekli olanların yeterliliğini ortaya koymaya ve geliştirmeye yarar; bilgi yeteneğin, sezişin ve ilhamın yerini alamaz ve onları yaratamaz.
Satrançta yeteneği benin herhangi bir melekesine bağlanamamaktadır. Örneğin hayalin satrançta yeri varsa da satranç yeteneği yalnız hayal gücüne bağlanamaz; büyük yazarlarda veya büyük mucitlerde de hayal gücü geniştirir; fakat, bunlar her zaman en iyi satrançcılar olamamıştır. Tabiî bunda satranca yeterince zaman ayıramayışları da rol oynar. Mantığın satrançta yeri varsa da satranç yalnız mantık da değildir; çünkü yöntemleri yalnız mantığın geçerli olduğu matematikten farklıdır Satranç tahtasında başkalarının göremediğini görmek yeteneğinin, yani vizyonun, beynin hangi melekelerine bağlı olduğu kesin değildir. Belki de bunda mantık (yargı), hayalgücü ve fotoğrafa benzeyen bir bellek (ki satranç tahtası ve figürlerinin birçok hamle sonra bile göz önünde canlandırılabilmesini sağlamaktadır) ve diğer bilinmeyen melekeler birlikte ol oynamaktadır. Portiş ve Koltanowski gibi 30-40 kişi ile gözü bağlı simültane (eşzaman) maç yapanların varlığı, fotoğrafik belleğin önemini göstermektedir. Bir satranç ustası oynadığı bir oyunu hiçbir yere yazmadan aynen oynayabilir; herhangi bir hamledeki pozisyonu hemen aklından dizebilir.

SATRANÇ YETENEĞİ
Satranç yeteneğinin kalıtsal olduğuna dair hiçbir bulgu yoktur. Satranç yeteneği diğer yetenekleri engellemez. Büyük satrançcılar çeşitli diğer alanlarda da yetenek göstermişlerdir: Philidor müzisyendi; Staunton Şekspir araştırmaları yapmıştır. Tarrasch iyi bir doktor, Vidmar ve Botvinnik başarılı mühendislerdi. Lasker ve Euewe matematikçi, Karpov ekonomistti. Fakat her büyük satrançcının önde gelen uğraşı satranç olmuştur.
Satranca erken yaşta başlamak tavsiye edilmektedir; çünkü böylece o insan oyununu ilerletmek için daha uzun bir süreden yararlanacaktır. Kübalı şampiyon Capablanca ve satranç büyük ustalarından Rechevski, 5 yaşındayken büyük usta düzeyine erişmişlerdi. Ancak büyük satrançcıların bir bölümü, İngiliz Burn ve Yates gibi, satranca ileri yaşlarda başlamıştır . Bugün için neden bazı insanların daha iyi satranç oynadıkları bir sırdır. Bir tıp adamı hastadan elde ettiği bulguları teorik ve pratik bilgilerin ışığında analiz eder; “ayırıcı teşhis” adı altında çeşitli olasılıkları düşünür ve bunlardan birini en olası görerek seçer; buna teşhis denir. Satranç adamı ise benzer olarak satranç tahtasından elde ettiği bulguları, teorik ve pratik bilgilerinin ışığında analiz eder, çeşitli olasılıkları kıyaslar ve kendi için en iyi olasılığı seçer; bunun adı hamledir. Tıpta “hastalık yok, hastalık var” belgesi, bir hastalığın her hastada kendine özgü olduğunu vurgular. İyi bir doktor hastalığın esaslarını bilmekle birlikte, daima istisnaî (tıp dilinde atipik) olgulara rastlayabileceğini bilendir, örneğin hepatit hastalığı karaciğerin viral iltihabı olup genellikle sarılık yapar; fakat bazı hastalarda bilgi ve kuralları gözden geçirirken istisnalara açıktır. Satranç ustası da satrancın genel kurallarını iyi bilir; fakat bunları körü körüne uygulamaz, hamleyi satranç tahtası belirler, kurallar değil; pozisyon öyle gerektiriyorsa önemli bir satranç kuralı çiğnenebilir. Örneğin vezir oyun başında hemen ortaya çıkmamalıdır; fakat hasmın bir hatasından yararlanmak için bu kural çiğnenebilir. Bu bakımdan da satranç matematikten çok farklıdır; matematik kuralları istisnasız geçerlidir. Matematikle satrancın farklı olduğunun en iyi kanıtı da şudur: Bilgisayarlar, gerekli programlamadan sonra satranç oynayabilir; her pozisyonu analiz ederek o pozisyona en uygun hamleyi yapar. Fakat bilgisayar “plan” yapamaz; yeni strateji ve taktikten yoksundur; oysa satranç ustası bir plana göre oynar. Bilgisayar, tek tek en iyi hamleleri yapar; o hamleleri bir plan dahilinde birbirine bağlayamaz. Bir diğer deyişle bilgisayar, “kombinezon” yapamaz (satranç dilinde kombinezon birbirini izleyen seri dahiyane hamledir).
Satrançta bu kadar önemli olan konsantrasyon yeteneği, irade gücünü kullanarak, dimağı veriler üzerinde yoğunlaştırmak demektir. Usta satrançcı bütün olasılıkları inceleyen adam değildir; uzak olasılıkları derhal ekarte ederek yakın olasılıkları üzerinde durandır. Satrançcının dimağ projektörü, tahta üzerinde yalnız önemli figür ve olasılıkları aydınlatır; “önemsiz” olan her şey karanlıkta kalır.
Satranç maçlarının hepsinde kombinezonların yer aldığı sanılmamalıdır; aksine maçların çoğu “sessiz” dir. Bu gibi maçlarda “mantıksal” veya “sağduyu” hamleleri yer alır: Bir taşa hücum var mı ve öyleyse taş nasıl korunur, gerideki taşları ileri almak (developmant), belli yönlere kuvvet yığmak, zayıf noktaları kuvvetlendirmek, piyon durumunu düzeltmek, karşı tarafın piyon ilerleyişini durdurmak veya kuvvetli bir taşı yandan korumak. Kombinezonlar satranca serüven ve heyecan geitirir; fakat tabiî ki herkes kombinezon yapamaz. Lasker, Nimzoviç ve hatta Capablanca, “mantıksal” oyundan yana idiler; vizyondan çok sağduyu ve tekniğin üstünlüğü üstünde duruyorlardı. Ne var ki, satranç ustalarının sağduyu, mantık, teknik dedikleri şeylerin hepsi kendi vizyonlarından kaynaklanmaktadır ve sağduyuyu savunan satrançcılar da birçok kere kombinezon serüvenine atılmışlardır. Satrançta hesaplı bir “risk” çoğu kez göze alınır. Ancak oyun sonlarında kombinezona ve riske yer yoktur;oyun onları kesin ve hesaplı hamleler gerektirir.

STRATEJİ VE TAKTİK
Satrançta yıldırımlar, çok nadiren berrak bir gökten düşer. Yıldırımdan önce kocaman fırtına bulutları hissedilir. Daha açık söylersek, bir oyuncu satrançta felakete uğramadan önce zorlanmaya başladığını hisseder (Aslında hayatta da böyledir). Strateji, bir oyuncunun savaş alanını kendi seçmesi ve hazırlaması çabalarıdır. Savaşın hamleleri ise taktiği oluşturur. Gerek teori, gerekse pratikte strateji, taktik analizden ayırt edilemez. Taktik geçici pozisyonları, strateji nispeten kalıcı pozisyonları temsil eder. Taktik kısa, strateji uzun vadeli planlara bağlıdır. Taktik, yapılması zorunlu hamlelere karşılıktır; hiçbir zorunlu hamle yokken yapılan ise strateji ile ilgilidir. Piyon yapısı kalıcı olduğundan stratejinin bir parçasını oluşturur. Örneğin taktik nedenlerle (tehlikedeki bir taşı korumak gibi) bir piyon ileri sürebilir; fakat bu hamle bir geri piyon bırakıyorsa, bu stratejik bir zayıflık yaratacaktır; o zaman taktik yararla stratejik zarar tartılmalı ve ikisi arasında bir tercih yapılmalıdır.
Genellikle pozisyonu kuvvetlendirmek için yapılan hamleler stratejiktir: Önemli karelerin (örneğin merkezdekii 4 karenin) işgali veya uzaktan kontrolü, piyon yapısının kontrolü (geri piyon, izole piyon ve duble piyondan kaçınmak ve vezir kanadına piyon azınlığına düşmemek), küçük rok yapmış şahın önündeki 3 piyonun aynı sırada tutulması, fillerin uzun diagonalleri, kalelerin açık (piyonsuz) vertikalleri (sütunları) tutuşu, atın veya diğer bir figürün saldırıdan uzak bir kareye yerleştirilmesi, temponun ele geçirilmesi gibi kararlar stratejiktir. Savunan taraf hatları kapayacak, saldıran taraf ise hatları açacak bir strateji izler. Savaşta olduğu gibi, hareket(manevra) olanakları daha fazla olan taraf üstündür.
HATA ÇEŞİTLERİ: Alekhin’in şöyle bir sözü vardır: “Hiçbir satrançcı, hasmı ona fırsat vermedikçe oyunu kazanamaz.” Hatalar çeşitlidir: Bazı şeyler gözden kaçar,örneğin bir saldırı görülmeyebilir. Tutkulu oyuncular kendi kendilerini mağlup ettirebilir: Çok fazla şey yapmak isterken açık verebilir. Normal olarak satranç ustaları oyun sırasında yaptıkları bir veya iki taktik hata sonucu oyunu kaybederler; hasımları daha az hata yapmıştır. Oyunda ergeç kritik bir an gelip çatar. İyi oyuncular kritik anın yaklaştığını sezebilir. Kritik anda olasılıklar artar, bunlara opak (saydam olmayan) pozisyon da denir; çünkü görmek zorlaşmıştır. Kritik anda durumu tehlikede olan oyuncu, üç çeşit hata yapabilir: Hayal gücü zayıflığı, mental pasifik ve durumu açıkca analiz edemeyiş (aklın karışması veya konfüzyon). Zayıf oyuncularda daha çok konfüzyon görülür. Oyun sırasındaki yorgunluk ve endüşeler de oyunculara hata yaptırır.

SATRANCIN TARİHÇESİ
Satranç, 1400 yıl kadar önce Hindistan’da başladı. Sanskritçe’de bu oyun Şaturanga diye geçiyordu; bu sözcük “dört silah” anlamına geliyordu. O zamanki Hint ordusu dört bölümden oluşuyordu: Filler, savaş arabaları, suvari ve piyade (bugün fil, kale, at ve piyon diyoruz). İlginç olarak başlangıçta , şah ve vezir savaş güçlerinden sayılmıyordu. Şaturanga, Hindistan’dan İran’a geçti ve Arap orduları 1000 yıl kadar önce onu Avrupa’ya getirdi. Şaturanga önce şaturang ve sonra şah (Farsça kral) adını aldı. Araplar ise Şatranj ve al-şah-mat dediler. Türkçe satranç sözcüğü Arapça Şatranj’dan alındı. Mat, Farsça “ölü” anlamına gelmektedir.
Bu gün oynanan satranç, 16.yüzyılda başladı. Orta çağ sırasında Avrupalılar, İranlıların vezir dedikleri taşa kraliçe adını verdiler; bu taş hem cinsiyet değiştirmiş oldu, hem de oyundaki gücü çok artırıldı, belki de yüzyıllardır kadınlara verilmeyen medenî hakları böylece telafi etmek istemişlerdir. Al-şah-mat (şah’ın ölümü) sözcüğü garip bir paradokstur; çünkü şah asla ölmez, yani bir taş olarak alınıp oyun tahtası dışına çıkarılamaz. Şah oyun sırasında başı dimdik şöyle der: “Tamam, oyunu kazandın; fakat beni esir alamazsın, anlaşıldı mı?” Şah, ülkesi olan satranç tahtasını terketmeden, vatanı olan karelerde kıpırdayamaz hale gelince mat olmuş sayılır. Şah ölmemiş, esir düşmüştür. Ancak esaretin ölümden beter olduğu düşünülürse Mat(ölüm) terimi yerindedir.

SATRANÇ VE İHTİMALLER
Biriçte 4 oyuncunun her birine 13′er kupa, maça, sinek ve karo gelmesi olasılığı 9 x 1027 ‘ de 1′dir; fakat satrançtaki olasılıklar yanında bu sayı hiç kalır. Maurice Kraltchik, Matematik Eğlenceleri adlı kitabında bunu hesapladı. İlk 5 hamlede her iki tarafın 20 değişik hamle ve 6.-40. hamle arası 30 değişik hamle yapılabileceği kabul edilirse, 40 hamlelik bir satranç oyununun 25 x 10115 farklı biçimde oynanabileceği hesaplanmıştır. 27 hamlelik bir oyun ise 115 x 1075 farklı şekilde oynanabilir. Tabiî bu sayının içerisine bütün olası hamleler girer; yani iyi oyuncuların asla yapamayacağı akılsızca hamlelerde sayılmıştır; ancak unutulmamalıdır ki satrançta kötü oyuncuların sayısı iyi oyunculardan çok fazladır. Satrancın ilk 4 hamlesi (2 beyaz ve 2 siyah hamle) 197229 farklı şekilde oynanabilir; bu 72.000 farklı pozisyon demektir; bunların 16.556’sı piyon hamlelerinden doğar. İlk 4 hamlede siyah ve beyaz için toplam 228 milyar olanak vardır. Bir siyah şaha karşı maksimum 3 beyaz taşın satranç kurallarına uygun diziliş sayılarını görelim
e1′de duran bir şah e8′e 7 hamlede ulaşmak isterse 393, 8 hamlede ulaşmak isterse 5704 olasılık vardır.

SATRANÇTA ZAMAN SINIRLAMASI
Satranç oyununun belli bir sürede bitirilmesi zorunluluğu 100 yıl kadar önce başlatıldı; bundan önce yapılan turnuvalarda oyuncu istediği kadar düşünebilirdi. Bugün böyle bir kısıtlama getirilmese idi, satranç oyunları kaplumbağa hızı ile yürürdü; çünkü her hamleden önce usta oyuncular uzun uzun analizler yapmak isteyecek, o zaman ajurne (yarıda kalmış) maçlar ancak yıllar sonra bitebilecekti. Zaman, önce kum saati, daha sonra kronometre ve en son satranç saati ile ölçülmeye başlandı. Genellikle 2,5 saatte 40 hamle yapmayan oyuncu, oyunu kaybetmiş sayılır. Hızlı turnuvalarda hakem her 10 saniyede bir gonga vurur, gong çalınca sıra kimde ise o oynamak zorundadır. Blitz (yıldırım) debeb oyun şeklinde ise oyunculara düşünmek için hiç zaman bırakılmaz, oyun en geç 1 dakikada biter; bu tip oyunu en usta satrançcılar oynamaktadır.

Selçuk Alsan
Bilim ve Teknik 1992

Bu yazı 1992'de Selçuk Alsan tarafından yazılmış, Bilim ve Teknik Dergisinde yayımlanmıştır.

Yazı, Sibel Atasoy'un Blogundan alınmıştır.

12 Nisan 2010

Makinalaşmak...




Nâzım Hikmet’in “835 Satır” adlı şiir kitabı 1929 yılında basıldı.

Asım Bezirci diyor ki:
“835 Satır yayımlanınca edebiyatımızda geniş yankılar yaratır; övgü ve yergiler birbirini kovalar. Çünkü alışılagelmiş ölçüleri, görüşleri sarsan, yıkan bir kitaptır bu. (…) N. Hikmet bağlandığı maddeci, gerçekçi görüş kadar fütüristlerin de etkisiyle şairanelikten, kendi deyişiyle ‘tab’ı şairane’den kurtulmak ister. (…) Sözgelişi, yayımlandığında çok yadırganan ‘Makinalaşmak’ şiiri fütürizmin duyarlık anlayışına yaklaşır:

"Trrrum,
trrrum,
trrrum!
Trak tiki tak!

Makinalaşmak
istiyorum!

Beynimden, etimden, iskeletimden
geliyor bu!

Her dinamoyu
altıma almak için
çıldırıyorum

Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor
damarlarımda kovalıyor
oto-direzinler lokomotifleri..”

Asım Bezirci yazıyor:
“Makinalaşmak şiirinde uygarlaşma, sanayileşme özlemi belirtilir.”
*
1929’da bilgisayar insan yaşamına girmemişti; sanayi, mekanikten elektronik aşamaya geçmemişti; Türkiye, Osmanlı’dan köylü toplumunu miras alalı 6 yıl olmuştu; Anadolu’da proletarya yoktu.

Yaklaşık 70 yıl sonra bugün gazetelerde ilginç bir satranç karşılaşmasının haberini okuyoruz. IBM’in ürettiği 1.4 tonluk “süper bilgisayar” ile boy ölçüşen ünlü şampiyon Garry Kasparov 6 maçlık turnuvanın son maçında, yenilgiye uğradıktan sonra öfkesini yenemeyip:

“- Maç boyunca anlayamadığım şeyler oldu” demiş: “Oyun sırasında bilgisayara müdahale olduğunu sanıyorum. Dürüstçe bir maç yapsaydık, yenerdim.”


IBM Deep Blue

IBM yöneticileri yanıtlamışlar:

“- Hile yapmadık!..”

Dünya kamuoyu, bilgisayarla insan arasındaki maçı ilgiyle izliyor; daha önceki karşılaşmada Kasparov bilgisayarı yenince herkes kendisine bir şişinme payı çıkarmıştı:

- Hıh!.. İnsan makineyi yener!..

Bu kez ne diyeceğiz:

- Makine insanı yendi; ama, unutmayalım ki insanı yenen makineyi insan yapıyor.

Ucuz felsefenin dibi yoktur.
*
IBM dünyanın en ünlü firmalarından biridir; bu oyunda ister bilgisayar yensin, ister Kasparov; kazanan, eninde sonunda şirket oluyor.

Çünkü sağladığı reklam sınırsız…

Peki, şirket ne?..

Şirket kâr amaçlı ortaklıktır. Bugün dünyayı 200 şirket yönetiyor; bunların yaklaşık 170’i beş ülkede toplanıyor; devletleri sollayan bu şirketler, dünya ekonomisinde egemendirler; ama hiçbir sorumlulukları ve kâr amacından gayrı hiçbir tasaları yok…

Çağımız insanını çarmıha geren, bu akıl almaz düzenin buyurganlığıdır…

Demokrasi mi?..

Dünya nüfusu 6 milyara yaklaşıyor; demokrasiyle yönetilen ülkelerin bu toplamda oranı ne?..
Devede kulak!..

İlhan Selçuk
Cumhuriyet Gazetesi
(14 Mayıs 1997 tarihli yazısı)

08 Nisan 2007

Satrancın Önemi

Satrancın bizce önemi, kişinin düşünsel yetenek ve değerlerini geliştirmesidir. Günlük yaşantımızda olduğu gibi, satranç oyununda da planlama, harekete geçme, sonuç alma ve gözden geçirme adımlarını atmak değişmez kuraldır. Bu güzel ve yararlı oyunu en iyi tanımlayan sözlerden birisi herhalde şudur: “40 güzel hamle bir oyunu kazanmak için yeterli olmaz, ancak bir kötü hamle kaybetmek için yeterlidir.” Kendi yaşamımızda da aynısı değil mi? Yerinde ve zamanında davranma, zeka, yaratıcılık, cesaret, sabır ve serinkanlılık gibi evrensel yeteneklerimizi geliştiren bu düşünce sporuna sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.
Satrancın şu sıralar ülkemiz açısından önemi ise, İstanbul 2000 Dünya Satranç Olimpiyatlarının ev sahipliğinin ve organizasyonunun Türkiye tarafından üstlenilmesidir. Bu çok önemli spor ve kültürel etkinliğinde ülkemize 150’ye yakın ülkeden misafir sporcular gelecektir. Ancak gördüğümüz o ki herhangi bir hazırlık yapılmamaktadır.
Biz de Bursalı Mühendisler, öğretmenler, TOFAŞ ve Mako mensupları olarak aramızda takımlar oluşturduk ve 22 Kasım-19 Aralık 1998 tarihleri arasında Bursa takımlar arası satranç birinciliğini düzenledik. Dönerli turnuvaya 16 sporcu katıldı. Turnuva sonucunda öğretmenler ile TOFAŞ 9 puan, Mühendisler 4 puan, Mako ise 2 puan aldılar. Kişilerin takımlar halinde bir araya gelerek dostluk ve dayanışma içinde bireysel mücadele etmeleri anlamlı olmuştur.

İhsan Dirican 
Aralık 1998, Bursa

02 Nisan 2007

2000 İstanbul 34. Satranç Olimpiyatının ardından*

İhsan Dirican’ın güzel organizasyonuyla 29 Ekim 2000, Pazar günü, 34. Satranç Olimpiyat oyunlarını izlemek üzere İstanbul’daydık. İhsan Dirican, Mehmet Fatih Bayar, Mehmet Gazioğlu, Özgür Özbostanlar ve benim için güzel ve yorucu bir geziydi. İhsan’ın Toyotasıyla hızlı bir şekilde Yalova’ya vardık. Feribotun kalkışı 9:30’daymış. Neyse birkaç gazete alarak satranç haberlerini kıraat ettik bir solukta. Cumhuriyet dergide Sertaç Dalkıran’ın olmayışı hemen dikkatimizi çekmişti. Yalova’dan bir saatte Yenikapı’ya vardık. Vardığımız gibi İhsan’la “Sen mi İstanbul’u daha iyi bilirsin yoksa ben mi?” tartışmasını sürdürerek Taksim'e vardık.

Bu arada arkadaşlara, 1976-1977 yıllarında Tünel’de yaşadığım evimi de gösterdim. Sabah ayininde Sen Antuvan kilisesindeydik. İstiklal caddesinde uygun adım bir yürüyüşle Çiçek Pasajına geldik. Ünlü şampiyon kokareççide, 5 yarım, 3 çeyrek kokareç; 3 midye tavayı mideye indirdikten sonra, İSD’de bir yıldırım turnuvasından bile geri kalmadık.

Sonra Olimpiyat oyunlarının yapıldığı Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayına taksiyle ulaştık. Salona vardığımızda pek kalabalık yoktu. Ama saat 15:00’e yaklaştıkça içerisi 128 ülkenin oyuncularının oluşturduğu bir ana baba gününe döndü.

Oyunların başlamasını beklerken, bir yandan da ünlü satranççıları tanımaya çalışıyorduk. Özgür’ün uyarısıyla eski rus yeni amerikalı, Kaidanov’u fark ettik (!). Fotoğraf çektirmek için hemen yanına yöneldik.
- Bay Kaidanov sizinle bir fotoğraf çektirebilir miyiz?
- Tabii ki!
- Özgür hadi sen çekiver…
- Tamam. İyi güzel de ben Kaidanov değilim maalesef. Ben Kanadalıyım; Milli takımının yöneticisiyim (!!!)
- Önemli değil! Takımınıza bol şanslar…:)))

60-70 yaşlarında ve isimlerine aşina olduğumuz Büyükustalarla ve dünyanın bir çok ülkesinden gelen genç, tanınmamış oyuncularla doluydu salon. Çinli, Hintli, Japon, Endonezyalı, Bulgar, Macar, Kübalı, Arjantinli, İzlandalı, Şilili, Avustralyalı, Koreli, Moğol… Sayabildiğiniz her ülkeden oyuncu vardı. Hintli Vişi Anand’ın ülkesinden diye tahmin ettiğimiz oyuncuların yanına yaklaştık. Hintli olup olmadıklarını sorduk.
“ 50 yıl önce biz de Hindistan’a bağlıydık, şimdi bağımsız Bangladeş’liyiz.” dediler.

Olimpiyatların bütün dünya ülkelerinin oyuncularını bir araya getirmesini görmüş olduk. Epey bir zaman katalog alalım, afiş kapalım diye uğraştık ama olmadı. Saat 15:00’te oyuncuları turnuva salonuna aldılar. Biz de kurulu olan internet kafede internete bağlanmak için uğraştık. Neyse uzatmayalım, salona indik; DGT marka sensörlü satranç takımlarıyla, gerçek zamanlı bağlantılar sayesinde bütün oyunlar internette canlı izlenebiliyordu. Ünlü takımların, bu arada Türkiye A ve B takımlarının fotoğraflarını çektik. Birkaç salon turundan sonra artık olimpiyat atmosferini de kanıksamıştık. Şirov’lar, Korçnoy’lar, Kaidanov’lar, Polgar’lar, İvançuk’lar, Şort’lar, Adams’lar, Portiş’ler içi içeydi. Özellikle Özgür’le satranççı aktüalitesi ve biyografileri konusunda yarıştık. Saat bayağı geç olmuştu. Artık geri dönmeliydik. Taksim Gezisinde bir Hamburgercide biralarımızı yudumladıktan sonra, ver elini Yenikapı.. Şu anda Yenikapı’dan Yalova’ya kalkan hızlı feribotdayız. Yolumuz açık olsun...

İhsan Dirican, Murat Nemutlu
29 Ekim 2000, Bursa

12 Mayıs 2006

Satranç bilmeyen bir insanın satranç konusunda söyleşisi


Bunlar, satranç bilmeyen bir insanın satranç konusunda söyleşisidir. Bir insanın bilmediği bir konuda konuşması, bildiği konuda konuşmasından daha kolaydır; çünkü bilmediğimiz konuda bilgisizliğin yürekliliğiyle konuşuruz. Oysa bir konuyu ne denli çok biliyorsak, içimizde o denli çok eksiklik ve yanılgı kuşkuları vardır.Satrancı ne kertede bilmediğimi bir olayla anlatayım. 1967 yılında çolukçocuk Moskova’daydık. Bir otel dairesinde kalıyoruz. Şimdi biri ABD’de bir üniversitede matematik hocası, biri de Türkiye’de bir yayınevi sahibi olan iki oğlum, Ali’yle Ahmet, biri onbir, biri on yaşında. Otelde durmadan yaramazlık yapıyor ve kavga ediyorlar. Anneleri de iyice bunalmış. Ne sustan, ne durdan anladıkları var. Bir süre olsun susturabilmek için bir kurnazlık düşündüm; onlara satranç öğretecektim.

Otelin lobisindeki mağazalardan birinden bir satranç takımı satın aldım, Koydum önlerine;- İşte satranç, oynayın!- Nasıl oynanır? Diye sordu Ali.- Hah, şimdi tuzağa düşmüşlerdi.İyi ama, nasıl oynandığını ben biliyor muydum? Ne biliyor, ne de bilmiyor sayılırdım. Bütün kağıt oyunlarını (iskambil, altmışaltı, prafa, poker, otuzbir, papazkaçtı, briç vb.) tavlayı, beştaş, yeditaş gibi oyunları ve benzerlerini, her oynayışımda yeniden öğrenmişimdir. Oynarken ancak o sıra oynayacak ve hep yenilecek denli öğrenir, sonra unuturum. Bu oyunları beş on yılda bir, her oynayışımda yeniden öğrenmek zorunda kalırım. Neden böyle olduğu çok şaşılası bir şey. Bu oyunlara önem vermediğimden mi, belleğimin bu yanının zayıflığından mı, yoksa oyunlarda geçen zamanımı yaşamdan saymadığımdan mı?Oğullarıma satrancı öğretmeye kalkışırken, en son otuz yıl önce oynadığım satrançta, piyadelerin ilk kalkışta bir mi iki mi kare ilerleyeceğini, süvarilerin kaleleri nasıl atladığını, topçunun mu kalenin mi çapraz yürüdüğünü, vezirin her yana birden nasıl gittiğini zorlukla anımsamaya çalışıyordum. Her ne olursa olsun, yeryüzünde hiç olmadık bir biçimde satranç oynamayı öğrettiğim iki oğlum, satranç tahtasının üstüne eğilmiş ve susmuşlardı.Az sonra, rahmetli Ekber Babayev geldi. Ali’yle Ahmet’in ne yaptıklarına baktı, baktı, ne oynadıklarını anlayamadığı için,- Siz ne yapıyorsunuz , öyle? diye sordu.Ali,- Satranç oynuyoruz... dedi.- Allah Allah! Kim öğretti size?- Babam...- Babanız size satrancı tavla oynar gibi öğretmiş.Babayev gülmekten koltuğa yıkıldı. Sonra çocuklara, satrancın nasıl oynanacağını öğretti, onlarla satranç oynadı. Ahmet satranca ilgi göstermedi. Ali’yse tersine, satranca büyük ilgi gösterdi. Birbuçuk ay kaldığımız Sovyetler Birliği’nde, her gittiğimiz yerde, oynayabileceği kimi bulduysa onunla satranç oynadı. İstanbul’a dönüşümüzde satranca ilgisi sürdü. Okuduğu Saint Joseph Lisesi’nin satranç kulübüne girdi. Satranç kitapları okudu, dersleri aldı, yarışmalara katıldı, küçük başarılar da kazandı.İşte o zaman oğlumun bu satranç düşkünlüğünden korkmaya başladım ve onu satrançtan soğutmanın yollarını araştırdım.Niçin oğlumun satrançtan uzaklaştırmak istediğimi yine bir olayla anlatayım. İkinci Dünya Savaşı içinde Trakya’da çadırlı ordugahtayız. Ben teğmenim. Satranca aşırı düşkün bir generalimiz var. Emir subayı da çok iyi satranç bilen, olağanüstü gülmece duyarlılığı olan bir yüzbaşı. General, çok iyi satranç bildiği için mi bu yüzbaşıyı kendine emir subayı yapmış, yoksa rastlantı mı bu bilemiyorum.Gece gündüz, çadırda yolda, paydosta molada, nerde olursak olalım, işten ve görevden her fırsat ve ara buldukça general emir subayını çağırır, hemen satranç oynarlardı. Çok iyi satranç oyuncusu olan yüzbaşı, satrancı iyi bilmediğini söylediği generale hep yenilirdi. Bir söyleşimizde generale neden hep yenildiğini şöyle açıklamıştı:-Kimileri vardır, satrancı meydan savaşı sanırlar. Satranç oynamakla, düşman ordusu karşısında strateji uygulamayı bir tutarlar. Ha satrançta yenmişler, ha düşman ordusunu yenmişler. Yenince, savaşta utku kazanmış gibi sevinirler. Yenilince de yıkılırlar. Bizim general de böylelerinden.İşte bu zeki ve gülmece duyarlılığı olan yüzbaşı, o günlerin zor koşulları altında iyi yürekli generalimizi sevindirmek için, her satranç oyununda generale bir meydan savaşı kazandırsın diye yenilirdi. Pek seyrek olarak da, bize önceden söyleyip generali üstüste mat ettiği de olurdu.Sonraları, satranç oyununu bu general gibi alanları çok gördüm. İyi satranç oynamayı ve satrançta yenmeyi bir zeka üstünlüğü sayıyorlardı. Örneğin şöyle düşünüyorlardı: On satranç oyununda yedi kez yenen, yenilene göre ondayedi daha zekidir.Oysa böyle bir değerlendirmenin gerçeğe uygun olduğu kanısında değilim. Bence satrançta on kez yenilenin, yenenden daha zeki olma olasılığı bile vardır.Üstün zeka ile iyi satranç oynama arasında doğru orantı olduğu düşüncesi –ki bence yanlıştı- bende satranca bir tepki uyandırdı. Zekayı geliştirmek ve zeka alıştırmaları için satranç oynamak gerektiği düşüncesine karşıyım. Böyle düşünenler içinde, günlerinin uzun zamanını satranca ayıranlar çoktu.Matematik kafası olanların her türlü oyuna aşırı tutkunlukları olduğunu ve alışkanlıklara kolay kapıldıklarını, yaşam deneyimlerinden –görerek, yaşayarak- biliyordum. Oğlumun, kendisine belli etmeden, satrançtan uzaklaştırmak değil, satranç düşkünlüğünden kurtarmaya çalışmamın nedeni buydu.Moskova’da Gorki Parkı, çok büyük bir kültür parkıdır. O parkta aşağı yukarı kırk-elli metre uzunluğunda yanyana konulmuş masalar gördüm. Yaşlı ve yaşlıca insanlar karşılıklı oturmuş satranç oynuyorlar, ayaktakiler de oynayanları seyrediyorlardı. Bunlar, emekli olmalıydılar. Bu görünüm bana, çok görkemli bir boş zamanı değerlendirme izlenimi verdi.Ermenistan’ın başkenti Erivan’da da bir kültür parkı vardır. Orda da, yanyana konulup uzatılmış masalarda, tıpkı Gorki Parkı’ında olduğu gibi, oynayanlar ve seyirciler vardır. Gorki Parkı’ndakiler, koyu sessizlik içinde oynar ve seyrederlerken, Erivan Kültür Parkı’ndakilerin gürültü ve patırtıları, şamataları uzaktan duyuluyordu. Çünkü Gorki Parkı’ndakiler satranç, Erivan Parkı’ndakiler tavla oynuyorlardı ve üstelik argosuyla, ağdalı deyimleriyle, tatlı şakaları ve iğnemeleriyleTürkçe olarak...Ruslar satrançta birkaç dünya şampiyonu çıkardılar ya... Sanırım, bir Amerikalı dışında, satranç şampiyonlarının hemen hepsi Rus. İşte bu şampiyonlardan birinin –adını söylerseniz anımsarım- Moskova TV’sinde oldukça uzun, yaşamından bir belgesel filmini seyrettim. Dünya satranç şampiyonunun zamanını nasıl geçirdiğini, evini, eşini, çocuğunu, konuklarını gösteren bir belgesel film... Bi filmi seyredince kendi çocuklarımdan birinin –soyumdan gelen ya da Vakıf çocuklarımın- dünya satranç şampiyonu olmasını isteyip istemeyeceğimi düşündüm. Bu soruyu lütfen siz de sorun kendinize. Sanırım, çoğunuz çok istersiniz böyle bir başarıyı. Ama benim yanıtım:-Hayır!Öyleyse bu satranç dergisine bu yazıyı niçin yazıyorum? Ben satrançtan yana mıyım, satranca karşı mıyım? Bu sorunun yanıtını da yine bir olayla açıklayayım.Sanırım, biliyorsunuz, yoksul çocuklar için kurduğum bir Nesin Vakfı var. Vakıf’ta on çocuğum yaşıyor. Bunlar, İlkokul üçüncü sınıftan, lise son sınıfa dek olan öğrenciler ci.Vakf’ın onbeş dönümlük bahçesinde ikisi kuyu başında, biri havuz başında, biri de çardak altında olmak üzere betondan yapılma masalar var. Bu masaların üstüne, Vakıf çocuklarımla birlikte satranç kareleri boyadık.Bundan başka, Vakf’ın yedi yapısından büyük yapının salonlarından biriyle koridorlarından birinin döşemesine yere karolar döşettik. Bu karolardan dört ayrı yerde satranç oyun yeri yaptık.Kullandığım cam ilaç şişelerini, teneke ilaç kutularını atmam, biriktiririm. İşte bu ilaç ambalajlarından satranç piyonları yaptık. Ambalaj kutularının, şişelerin büyüklüklerine göre, piyadelerimiz, topçularımız, süvarilerimiz, kalelerimiz , vezirlerimiz, şahlarımız oldu. Bunlarla, satranç karelerine boyadığımız boyadığımız beton masalarda çocuklarımız satranç oynayacaklar. Yere döşenmiş satranç karoları için de, tahtadan büyük boy piyonlar yaptıracağım, orda da satranç oynayacağız.Oynuyoruz, demiyorum, oynayacağız diyorum hep. “Kaçmaktan kovalamaya zaman” bulamadığımız için dahaca oynamıyoruz, ama çok yakında oynayacağız. Ne var ki, bir zamanlar Ali ve Ahmet oğullarıma tavla oynar gibi öğrettiğim satranca benzemesin diye, Vakıf çocuklarıma satrancı ben öğretmeyeceğim, bir uzmanı öğretecek.Peki, sonuç yine de açık seçik ortaya çıkmadı: Satrançtan yana mıyım, satranca karşı mıyım?Biraz daha sürdürelim söyleşimizi. ABD’deki oğlum Ali’nin bir kızı oldu. Aslı... Torunum, daha on aylık. Ali bana yolladığı mektuplarda Aslı’ya çok küçük yaşında satranç öğreteceğini yazıyor. Bana da sık sık, Vakıf çocuklarına satranç öğretmemi salık veriyor.Ali haklı. Dediği gibi yapacağım. Vakıf çocuklarım, bu ilkyaz satranç öğrenecekler ve oynayacaklar. Niçin? Satrançta yenenin daha zeki olduğunu sansınlar diye değil. Satrançta yenerlerse, düşman ordusunu yendikleri, meydan savaşı kazandıkları sanısına kapılsınlar diye hiç değil; dünya satranç şampiyonu olmak için günlerinin üç-beş saatini satranca versinler diye de değil.Öyleyse niçin?Satrancın çocuk eğitimine ve önemli bir yeteneğin gelişmesinde çok büyük bir işlevi ve etkisi olduğuna inanıyorum. Çocukların, hele günümüzde, en büyük eksikliklerinin, dikkatlerini belli bir konu üzerine uzun bir süre yoğunlaştıramamaları olduğunu gözlemliyorum. “Hele günümüzde” diyorum, çünkü günümüzde dikkatleri dağıtacak şeyler gittikçe ve hızla artıyor: Bütün görsel ve işitsel araçlar, kentlerin patlayan gürültüleri, yaşamın sıklaşan anlık süprizleri vb. Salt çocuklar değil, toplantılardaki söyleşilerde büyüklere de dikkat edince görürüz: Belirli bir konu üzerinde, konuyu dağıtmadan, daldan dala sıçramadan, o konuyu derinlemesine -çok değil örneğin onbeş dakikacık- konuşabilen insanların sayısı o denli azdır ki... Oysa zihinsel başarı, ancak belli bir konu üzerinde beyinsel melekelerin yoğunlaşıp odaklaşmasıyla olabilir. Karanlıkta yüksek voltajlı bir spot lambasının belli bir yeri aydınlattığı gibi, zihin de bütün gücüyle belirli bir konu üzerinde odaklaşabilirse ancak o zaman o konu bütünüyle kavranır ve ancak o zaman düşünce eylemi yetkinlikle gerçekleşir.Zihni, dolaylara dağıtıp sıçratmadan, belirli bir konu üstünde odaklaştırma alıştırmasını en iyi gerçekleştirebilecek, bu alışkanlığı sağlayacak araçların başında, bence satranç geliyor. Zihni dağınık, belli bir konuya yoğunlaşma alışkanlığı olmayan, uzun süre belli bir konu üstünde düşünemeyen çocuklara, satranç alışkanlığıyla, bu melekeleri kazandırabiliriz.Günün birinde seksen Vakıf çocuğum olduğunda -o günü görmesem bile- içlerinden birinin şampiyon olmasındansa, sekseninin de iyi düzeyde satranç oyuncusu olmalarını işte bunun için isterim.Bir kuralım –hatta yasam- var, söyleyeyim: “Hiçbir şey kendisi için kendisi olmamalıdır...” Her şey, başka birçok şeyler içindir, öyle olmalıdır. Bu başka şeylerden biri, en başat olanıdır. Bana göre satranç da salt satranç için olmamalı, daha başka şeyler için olmalıdır, bu daha başka şeylerin en başat olanı da, zihni belirli bir konuya odaklaştırma alışkanlığını kazandırmaktır. İşte satranç bilmeyen bir yazarın, satranç konusunda bilgisizce ve bilgisizce olduğu için de yüreklice bir söyleşisi...Bilmem, böyle bir yazının satranç dergisinde yayımlanması doğru olacak mı?

Aziz Nesin
Nişantaşı12 Ocak 1984

11 Mayıs 2006

Satranç ve diğer Sporlar

Dünyaya baktığımda diğer sporlar ve müsabaka oyunlarında da dünya ülkeleri her alanda at oynatıyorlar ve çok başarılılar. Bu ülkelere, Afrika'nın ve adı duyulmamış okyanus adalarındaki ülkeler de dahil. Spor ve müsabakaların bir faydası da ülkemizin adının duyurulmasını sağlamak. Ama, ne yazık ki ben sporlarda ve diğer müsabaka oyunlarında, Cumhuriyet tarihi boyunca, yeterince başarılı olduğumuzu söyleyemiyorum. Bunu biraz da yoksulluğumuza bağlıyorum. Gelişmiş zengin ülkelere baktığımızda, onlar bu oyunlarda gelişmekte olan (!) ülkelerden ilerdeler. Ama yalnızca bir alanda değil (örneğin: futbol gibi); Her alanda iyiler... Bence bunun nedeni unlarını elemiş, eleklerini duvara asmış olmaları.. Yani temel problemlerini çözmüş olmaları.. Diğer neden ise bilinçli devlet politikalarının olması.. (Bu politika eski Sosyalist ülkelerde ise bu had safhada!) ve Toplumda da spor bilincinin gelişmiş olması. Bizde ise uçurum gittikçe büyüyor. Bir kesim açlık ve yoksulluk sınırında mücadele ederken, diğer bir kesim hangi jipe binsem, hangi sosyetik mekanlara gitsem derdinde. Demek ki hesapsızca bir gelir söz konusu olmalı ki hesapsızca harcanıyor. Ama o varsıl kesimde de oyun ve sporlarla ilgili bir bilinç gelişmemiş ve yeterince ilgilenilmiyor. Belki seyirci olarak evet.. O konuda dünyada ilk üçe girebiliriz. Sosyetik kesimi, örneğin FB locasından, ayak takımı ise portatif tribünden fanatiklik yapıyor. Futbol konusunda durumumuza diyecek yok; hem teorik ve hem de pratik olarak.. Ama konu diğer sporlara gelince, hep şöyle düşünüyoruz belki: "Yahu çocuğumuz maratoncu olacak ta karni mi doyacak? Hiç olmazsa futbolcu veya basketçi olsun da paraya para demesin! Hem fanatiklik etme sansı da olur!" Haa, fanatiklik ve takım tutmayı yanlış mi görüyorum? Kesinlikle hayır!.. Tam tersine faydası da var. Fanatiklikte aşırıya kaçmamak şartıyla. Aidiyet duygusu hoş bir duygu, mücadele ruhunu besliyor..Yaşama sıkı sıkıya sarılmasını sağlıyor insanin. Satranç konusuna gelince Türkiye’nin durumu yine ayni, belki daha da kötü; Ama satranç olayları medyada yer almadığı ve büyük çoğunluk tarafından takip edilmediği (bilinmediği) için sadece kısıtlı bir camiaca izleniyor. Büyük çoğunluk için satrancı -var-sayamayız (yani: -Yok-sayabiliriz :)). Yeni, son zamanlarda biraz kıpırdanma başladı bu konuda da. Federasyon başkanı biraz aktif ama parasal konuları on plana çok çıkartıyor gibime geliyor. Neyse konumuz farklı idi; Belli bir ilerleme var satranç konusunda da; Örneğin 2000 Satranç olimpiyatının Türkiye’de düzenlenmesi bence büyük bir olay. Son zamanlardaki okullara yönelik eğitim seferberliği, Birçok uluslararası turnuvanın Türkiye’de düzenlenmesi,senelerce (1970'li yıllardan beri) 2 Uluslararası ustası (Biri de vefat etti: Rahmetli Nevzat Süer) olan Türkiye'nin su an 2 Büyük usta (GM) (biri ithal de olsa) ve 12 Uluslararası usta (IM) sayısına ulaşması elbette küçümsenmemeli..Velhasıl dostlarım, biraz ilgi alanlarımızın dışına da çıkalım ara sıra derim ben.. En azından başka neler varmış dünyada diye de merak edelim ara sıra.. Buna ben de dahilim bu satranç deliliğinden başka alanlara da kaydırmalıyım nazarimi... Çocuklarımızı yönlendirelim (buna ben de dahilim). Dünyada yalnızca Futbol yok spor olarak..Örneğin maraton fanatiği olalım.. Her şeye "Bize ne kazandıracak?" gözüyle bakmayalım.. Bazen hiçbir işe yaramayan, hiçbir şey de kazandırmayan uğraşıların da bilinmeyen faydaları olabilir.. Ez cümle, ilgi alanlarımızı genişletelim derim ben...

Sağlıcakla kalın

Murat Nemutlu

Mihail Gureviç: Yapacak bir şey yok bilgisayarlar bizi yeniyor!

Hanti- Mansisk'de kötü oyunlar oynamadım. En büyük oğlumdan daha genç oyuncularla oynadım. Artık yeni bir nesil geliyor: Bilgisayar nesli.. Bu nesil bizim ardılımız.. Tabii ki şu anda açılış, oyun hazırlığının nerdeyse %50'sini oluşturuyor ve Magnus gibi, bu bilgisayar çocukları, diğerleri üzerinde büyük bir avantaja sahipler. Bilgisayarla çok fazla çalışıyorlar ve onlara kapsamlı bilgi aktaran ve bu bilgileri anlamalarını sağlayan deneyimli koçları var.
Bilgisayarın herşeyde ve heryerde insanın yerine geçebilmesi olanaksız. Örneğin satrançta pozisyonal anlayışta, içe doğma, oyunortası ve oyunsonunu oynama becerisinde olduğu gibi.. Bir bilgisayara ne stratejik mücadele ne de oyun ortası öğretilebilir. Junior 9 ve Fritz 9, Shredder gibi yüksek kapasiteli yazılımlar inanılmaz yaratıcı hamleler bulabiliyorlar. Fakat bütün bu modern materyalin dışında bir BU'nın (GM) gereksinim duyduğu şey neyin önemli neyin olmadığını anlayabilmektir. Ve onların ürettiği bilgiler o denli geniştir ki üzerinde tekrar çalışılmak gerekir.
Yapacak bir şey yok: Bilgisayarlar bizi yenebilir..Fakat bundan korkmamamız gerekir. Satranç hala var. İnsanlar onu oynuyor ve hala da yaratıcı bir oyun. Hala üzerinde birilerinin düşünmesi, anlaması ve anlatması (öğretmesi) gereken pozisyonlar var. Ben Sovyet satranç okulunun temsilcilerindenim. Daima yaratıcı çalışmalar yaptım. Açılış kitapları benim oyunlarım, açılış analizlerimle doludur. Bugünlerde bilgisayarlar tarafından bulunan bazı yeniliklerle ilgili şeyleri tekrarlamalıyım. Yaratıcı bir kaynak olarak görmüyorum. Yalnızca inanılmaz hafıza ve zaman gerektiren mekanik bir çok çalışmadan ibaret. Ezberlemek hiç de ilginç değil.
Birçok başarılı satranç oyuncularıyla çalıştım: Kasparov, Anand, Topalov gibi. Bütün bu oyuncular senelerce bilgisayarlarla çalıştılar. Bundan kaçış yoktu. Vişi'nin hatta kafasında kurulu bir Fritz programı bile vardı. Ama başka insanların çıldırabileceği durumlarda yine de normal bir insan olarak kaldı.
İnanmak zor ama bu benim Sibirya'ya ilk gelişim. Bütün dünyayı dolaştım. Ama buraya hiç gelmemiştim. Hanti-Mansisk'i sevdim. Bence Paris dünyanın en güzel şehridir. Ama artık düşüncelerim değişti..
ChessBase'den çeviren: Murat Nemutlu